metro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
metro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014 Yılı Roma'da Gezilecek Yerler Serisi

Roma'daki Son Duraklarımız...

Roma başlı başına ayrı bir dünya bence. Her yerini ayrı ayrı anlatmak istediğim için bu kadar uzun sürdü. O kadar çok fotoğraf var ki elimde, hepsini yayınlamak istiyorum. Bu yüzden bölüm bölüm yapmakta fayda görmüştüm. Merak edenler için, işte diğer yazılarım;



Bugün de Roma'daki gezimizin son bölümünü anlatmak istiyorum. Aşk Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri, Kolezyum, Vatikan gibi turistlerin çoğunlukta olduğu yerlerde gezme işlerimiz bittiğine göre, artık Roma'nın daha sakin ve daha bohem hayatını görmeye hazırız demektir.
Trastevere Semti, bütün o gezdiğimiz tarihi mekanların tam karşı tarafında yer alıyor. Hatta Tüm Roma'yı boydan boya geçen Tiber Nehri'nin de öbür yakası burası. Biz Vatikan'dan sonra vakit ayırabildik bu güzel semte. Nehrin kenarından dar sokakları ve yemyeşil çevreyi seyre dalarak yürüdük. Hiç yorulmadan görmek istediğimiz her şeyi elimizle koymuş gibi kolaylıkla bulabildik.
Ortaçağ'da Yahudi mahallesi olan bu yer, 1960'lı yıllarda Amerikalı müzisyen ve ressamların mekanı olmuş. Parke sokakları ve bit pazarına benzer çeşit çeşit stantların, ilginç objeler ve antikaların bulunduğu mekanları geçerseniz merkeze ulaşıyorsunuz. Doğallık ve sadelik ön planda buralarda, bu yüzden de her şeyin ayrı bir havası var. Daha saymak gerekirse manav, berber, tamirci, çiçekçi gibi görmeyi unuttuğumuz küçük esnaf bizi karşılıyor. Tıpki bir film platosundaymışsınız gibi... 




Minik bir kafeye oturup kahvemizi de içtikten sonra Santa Maria Bazilikası'na doğru yol aldık. 3. yüzyılda yapılmış Roma'nın en eski kiliselerinden olan bu yerin etrafında geleneksel İtalyan yemeklerinin tadına bakabileceğiniz çok şirin restoranlar var. Dar ara sokakları gezerken inanın çok yorulacaksınız ama etrafta dinlenebileceğiniz bir çok meydan bulabilirsiniz. Bunlardan biri bizim de seçtiğimiz, kilise sonrası hayallere dalma meydanı;"Piazza Di Pcinula".
Ne kadar gezerseniz Trastevere semtinde o kadar aşık oluyorsunuz. Evinize döndüğünüzde bile aklınızın bir köşesinde eminim tekrar bu büyülü yere gelme fikri hep saklı duracak...  
Hayal kurmanın sınırı yok... Bu yüzden dinlendiğimiz meydanın yani "Piazza Di Pcinula"nın hemen yanındaki "Ponte Palatino" isimli köprüden karşı tarafa geçip bir sonraki durağımıza yolculuk etmeye karar verdik... Ve Circo Massimo" arenasına doğru yola çıktık. Burası yine tüm Roma boyunca karşımıza çıkan bir çok geniş meydandan birisiydi. 2. yüzyılda halk oyunları ve festivallerin düzenlendiği bu yer, İ.Ö. Jül Sezar tarafından araba yarışlarının yapıldığı ve çok sayıda izleyicinin katıldığı bir arenaymış. Hatta filmlerden de hatırlayacağımız gibi yan yana dizilmiş, birbiriyle kıyasıya yarışan araba sürücülerinin ölümleriyle bile sonlanabilen bir yarış düzenlenirmiş.
Şimdilerde ise bu geniş alanda yalnızca toprak bir saha görülmekte. Bununla birlikte günümüzde de bu alan pek çok faaliyet için ev sahipliği yapmış. Örneğin; 2005 yılında Live&Roma Konseri, 2006 Dünya Kupası'nı İtalyanların kazanması sonucundaki kutlamalar, 2007 yılında da Rock grubu olan Genesis'in ücretsiz konseri bu alanda gerçekleşmiş.  


Roma'nın en güzel yanlarından biri de tarihi anlamakta zorlanmıyor oluşumuz. Çünkü hangi eserin ya da tarihi mekanın yanına gidersek gidelim, hemen eserin yanı başında ilk yıllarındaki gerçek fotoğrafı, bilgileriyle birlikte sergilenmiş halde bulabiliyorsunuz. Bu yüzden önünde durduğunuz her noktada hayal kurmamak içten bile değil. Bir an bile olsa siz de milattan önceki yıllara kayıp gidebiliyorsunuz...       
   

İncele !

BUDAPEŞTE'de Muhteşem Tatil 2014

Etrafımda gezdiği yerleri anlatmak için can atan o kadar çok arkadaşım var ki, ben de onların bu sevdasını paylaşayım istedim. Sadece turist olarak gezmek yerine gözlemleyerek, öğrenerek, hatta yaşayarak gezen gezgin ruhlara hayranım.
İşte onlardan biri de Serkan... Serkan 6 ay boyunca Erasmus Programı kapsamında Stuttgart'ta kaldı. Ancak hiç yerinde durmadı. Öğrenciliğinin vermiş olduğu özgürlükle gezdi tozdu... Yalnızca 6 ay için gittiği Stuttgart, ona Avrupa'nın bir çok şehrinin kapılarını açtı. Umarım bu onun hayatında güzel bir başlangıç olur ve gezgin ruhunu kaybetmeden durmadan gezer gezer... :)

" Budapeşte

Macaristan’ın başkenti olan Budapeşte, farklı ülkelere gidip farklı kültürlerle haşır neşir olmayı sevenlerin, hayatlarının bir döneminde mutlaka görmesi gereken bir şehir. 2857 km'lik Tuna nehrinin havzasını oluşturan ülkeler sıralamasında Romanya’dan hemen sonra Macaristan geliyor. Burada Tuna Nehri, Budapeşte’yi kalbinden geçerek, Buda ve Peşte olmak üzere 2 kısma ayırıyor. Buda, Tuna Nehri’nin batısını oluştururken, Peşte ise doğusunu oluşturuyor.


Peşte kısmında dikkat çeken yerlerin başında şehrin en büyük kilisesi “Aziz Stephan Bazilikası” geliyor. Etrafı restoranlar, eğlence mekanları ve hediyelik eşya dükkanları ile donatılmış meydan, şehrin kalbi olarak geçiyor. Ayrıca kilisenin kulelerine çıkıp, şehrin etkileyici manzarasını görmeyi sakın kaçırmayın derim J




Peşte kısmının en şık sokağının “Andrássy Sokağı” olduğu söylenebilir. Restoranlarının, mağazalarının ve etkileyici mimarisinin yanında, sokak boyunca tarihteki önemli insanların heykelleri ile baştan sona bu sokağı yürümek adeta tarihsel bir yolculuk. Bu sokak üzerindeki “Liszt Ferenc Meydanı”, Maceristan’ın geleneksel yemeklerinden biri olan “gulaş” başta olmak üzere, yerel mutfağını ve içeceklerini deneyebileceğiniz arka arkaya birbirinden güzel restoranlara ev sahipliği yapıyor. Buradaki restoranlar içinde size önerim; “Cafe Vian”. Nefis yemeklerinden yeriniz kalırsa, kesinlikle “Krem Brüle”sini de denmelisiniz!


Tatlı demişken size bir diğer önereceğim yer ise; Andrássy Sokağı'nda, Opera Metro Durağı’na 1-2 dakika mesafedeki “SUGAR! Shop”. Kendilerine özgü yaptıkları leziz tatlıları orada oturup yiyebilirsiniz ya da istediğiniz kadar alıp, güldüren ve iglinç orijinal ürünlerin satıldığı hediyelik eşya bölümüne bakıp çıkabilirsiniz. Daha önce bu  konseptte bir yer görmemiş biri olarak, tekrar Budapeşte’ye geldiğimde mutkala uğrayacağım yerlerin başında geliyor burası. Çikolatalı tatlılarının tadı hala damağımda!


Yemekten konuyu açtık ya, boğazına düşkün birisi olarak kendimi tutamıyorum J Bu seferki yerel mutfak önerisi olmayacak ancak ilginizi çekebileceğini düşünüyorum. “Manga Cowboy” adlı Amerikan & Japon mutfağını birleştiren bu restoran, müşterilerine adeta meydan okuyor! Bir düzine “Kill Bill Chicken Wings” yiyebilenin yemeği bedavaya geliyor ve ismi, fotoğrafı ile birlikte duvara asılıyor. Acıyı çok sevmeme karşın ben, iki taneden sonra gözlerimde yaşla pes etmek durumunda kaldım! Bakalım siz ne kadar yiyebileceksiniz… J
Şehir içinde metro, tramvay ve otobüs ile ulaşım kolaylıkla sağlayabiliyorsunuz. Fakat, üç günlük ziyaretim boyunca ben, hem mimarisinin güzelliğinden, hem de sokaklarının tarihi havasından dolayı bu şehirde yürümeyi tercih ettim ve ulaşım araçlarından hiçbirini kullanmadım...
Gelelim Budapeşte'nin mimari & tarihi açıdan en önemli yerlerinden birine; "Parlamento Binası"
İlk bakışta insanların gözlerini alamadığı bu yapı Peşte kısmında, Tuna’nın hemen yanında yer alıyor. 1896’da yapımına başlanan ve 1904’te tamamlanan bu büyüleyici Neo-Gotik mimarisinin kullanıldığı bina, mimarının bina bitmeden önce kör oluşu gibi yaşanmışlıklarla daha da etkileyici hale geliyor.
Peşte kısmını bitirmeden ilginç bir yerden daha bahsetmek isterim: "Kahramanlar Meydanı”. Önceden bahsi geçen Andrássy Sokağı'nın sonuna gelindiğinde bu görkemli manzara ile karşılaşıyorsunuz. Ortada görülen “Milenyum Anıtı”. Etrafındakiler ise 9. Yüzyıl’da Macaristan’ı kuranlar ve Macar tarihinde önemli rol oynamış kişiler.
Hemen anıtın etrafına yakından bakarsak da bu görüntüyle karşılaşıyoruz.
Bu meydanın arkasında ise büyük bir kısmı yeşil alandan oluşmak üzere müze, kilise, yapay göl, restoran ve eğlence yerlerini ve ayrıca bir şatoyu kapsayan oldukça geniş bir alan bulunuyor. 
 Fotoğrafın sol tarafındaki şatoya ve sağ tarafındaki restoran ve barlara, insanların pedallı bot kiralayıp gezebileceği bu yapay göle köprüden bir bakış…
Tuna Nehri Buda & Peşte diye ayırıyor demiştik, bunula birlikte bir de şehrin genel planına bakıldığında, kuzey kısmında  2,5km uzunluğunda ve 500m genişliğinde, Tuna’nın ortasında, küçük sayılabilecek “Margaret Adası”da ziyaret edilmeye değecek yerlerden biri. Köprüden yürüyerek ya da tramvay/otobüsle ulaşım kolayca sağlanıyor. Her yerinin yemyeşil olduğu bu adada, barbekü/piknik yapanlar, spor müsabakalarına gelenler, nehir manzarasında akşam koşusuna çıkanlar, yüzenler, köpeğini gezdirenler, güneşlenenler… Özellikle pazar günleri oldukça kalabalık olan bu adacık, insana pozitif enerji veren, günlük yaşamdan kaçabileceğimiz, "Keşe benim de şehrimde böyle bir alan olsa!" dedirtecek bir yer.
Aslında şehrin kalbi, yüzölçümü olarak da daha büyük olan Peşte’de atıyor denilebilir. Ancak Buda da ondan daha güzel manzara sunan tepeleri ve küçük birkaç kilisesi ile öne çıkıyor. Buda’dan şehrin kalan manzarası gerçekten görülmeye değer. Panoramik bakacak olursak böyle bir manzara ile karşılaşıyoruz.

Bu manzaranın farklı açılardan görülebileceği yerler arasında ise 1265 yılında yapımı tamamlanan Budin Kalesi -ki burası Mohaç Savaşı’nda Kanuni Sultan Süleymnan’a yenilen Macar Kralı IV. Bela’nın varis bırakmadan ölmesi üzerine halkının, seçtiği bir heyetle anahtarını Kanuni’ye verdiği, böylece de Osmanlı himayesine girmiş olan kale- ve Citadel Tepesi –ki burası da çeşitli ağaç ve otların arasındaki merdivenden çıkıldığında harika bir manzara ile karşılaşabileceğiniz bir yer- var.  
Budapeşte’nin, ilginizi sürekli olarak canlı tutan ve gezerken eğleneceğiniz bir şehir olduğundan kesinlikle eminim.
Son bir not; yerel içkiler olan Pelinka & Unicum’u da denemeden dönmeyin derim :) "
Sevgiyle kalın...

Ezgi :) 






İncele !